HİCRET
ÜÇÜNCÜSÜ ALLAH OLAN İKİ DOSTA KİMSE ZARAR VEREMEZ
Hadis-i şerif
Medine, Mekke'nin yol üstü; güzergâh...Mekke, dış dünyaya Medine kapısından
çıkıyor. Eğer medine Müslümanların eline geçerse; Mekke boğazından sıkılan bir
insan gibi olacak. O takdirde Mekke, Medine'nin parmaklarını gevşettiği veya
gevşetmediği nisbette yaşama şansına sahip veya değil...Medine'de Müslüman
sayısı günden güne çoğalıyor...Bu, aslında hesapta olmayan bir neticedir.
Önceleri fazlaca mühimsenmeyen bu netice, şimdi âni ve beklenmedik gelişmelerle
çok ciddi buudlar kazanmıştır. Evs ve Hazreç kabilelerinin her ikisi birden
İslâmiyeti tercih edince Medine bir bakıma bir İslâm beldesi oldu; belde veya
devlete giden başlangıç. İşte bu iki kabilenin dini İslâmı kabulleri Mekke
müşriklerini esaslı, şekilde ürküttü. Bu ürküntü ve içten içe gelişen önü
alınmaz korkular ile müminlere saldırıya geçtiler. Varolup, olmama kavgasına
girmiş gibiler...Şimdi hedefleri, Muhammedileri Mekke'de muhasara altında
tutarak İmha etmek...Eğer Mekke Müslümanları ile Medine Müslümanları şöyle veya
böyle bir yolla birleşirlerse...bu ihtimal müşrikleri kudurtmuştur. O yüzden
zulüm ve işkence öncekilerle mukayese edilmeyecek çapta arttı...Hergün işkence,
her saat işkence, her fırsatta eziyet ve aşağılama...
Ne yapıyordu ki bu insanlar onlara? Hiçbir şey. Suçları İslâmiyetin emrettiği
gibi yaşamak. Buna tahammül edemiyorlar. Farklı bir hayat, Mekke kafirlerine
aykırı ve zıt geliyor. Fakat Allah'ın hikmeti; Müşrikler, kötülük ettikçe
Müslümanlar, azalmıyor; aksine, sayıları günden güne artmakta. Habis ruhlu
kâfirleri de hırstan kudurtan kendilerine göre bu neticeydi...dayak, azap
işkence hatta ölüm; buna rağmen insanlar, kendileri gibi soyluları bırakıp O'na
koşuyorlar...İnsanlar neye gidiyor, para vaadine mi, mal vaadine mi, makam
vaadine mi? İnsanlar, bilerek veya bilmeyerek Resulullah'ın en üstün mucizesine
koşuyorlar; herkes O'nun güzel ahlâkına koşuyor. Öyle bir koşu ki nasibi olan
herkes, kıyamete kadar O, sallallahü aleyhi ve sellem'in güzel ahlâkına koşacak.
Herkes koşacak; aklı olan herkes koşacak.
Mazlumlarda dayanacak tâkat kalmadı. Bu sebeple Efendimizden izin istiyorlar...
Bir yolunu bulup bu şehirden hicret etmek, azıcık nefes alacakları, azıcık hür
yaşayacakları topraklara gitmek istiyorlar. Hürriyete muhtaçlar... Kendilerine
mahsus bir mavi göğe, "Özlemleri bu; bu hür maviliğin altında kimse onlara sen
suçlusun; gel hesap ver... Niçin böyle inanıyorsun" demesin;
diyemesin...dememeli,
Şüphesiz, müminlerin; bu büyük kahramanların çektiklerinden en fazla üzüntü
duyan o azabı tâ can evinde olanca hassasiyeti ile yaşayan bizzat Sevgili
Peygamberimizdir. Her işkence haberi, en üstün insan ve en üstün Peygamberin
nurlu kalbinde kimbilir hangi elemleri doğurmakta; hangi kederlere
yolaçmaktadır. O, acıları, belki o işkenceye maruz kalandan daha çok
hissetmekte. Buna hiç şüphe yok.
Buna rağmen hicret için müsaade isteyen eshabına sabır tavsiye ediyorlar. Zira
Mekke'nin terkine henüz izin çıkmamıştır. Efendimiz, derin düşüncedeler.
Şüphesiz bir büyük ve tarihi imtihan bu. O seçilmişler seçilmişi aziz
arkadaşları bu imtihandan geçiyorlar...
Habibullah, dau ve gözyaşındalar...
...Ve bir gün, büyük sevinçlerle eshab-ı kiramın yanını gelerek müjdeyi
bildirdiler:
-Yesrib/ Medine'ye gideceksin. Mekke'den ayrıldıktan sonra hicret edeceğiniz
memleket iki kara taşlık arasında olan hurmalık Medine şehridir. Medine'ye
hicret ediniz. Ahllahü teâlâ Medineli Müslümanlarla sizi kardeş yaptı. Onlarla
birleşiniz. Yesrib, siz kalbi yaralılara emniyet ve huzur beldesi olacaktır.
....
Yüzlerde bir buruk sevinç ışıdı...Hüzün ve sevinç iç içe geçmişti. Şu
zalimlerden kurtulmak büyük nimet olacaktı ama; eshab-ı kiram şimdi, doğdukları,
büyüdükleri toprakları öylece bırakıp başka yerlere gideceklerdi. Oysa bu
topraklarda onların izleri, hâtıraları hayatlarından parçalar vardı. Bazıları
geride inkârda ısrarlı anne, bacı, kardeş, baba gibi en yakınlarını bırakıyordu.
Veya yakınken uzaklaşmış olanları. Ah n'olurdu onlar da ebedi saadeti
tadabilselerdi? Fakat bunların hepsinden çok daha acı olan Resulullah'dan
ayrılmak...
...Sevgili Peygamberimiz, dikkatli olmalarını, kâfirleri şüphelendirecek
hareketlerden uzak durmalarını, küçük topluluklar halinde ve gizlice göçmelerini
bilhassa tavsiye buyurdular...
Müminler, büyük Peygamberin tavsiyelerine aynen sâdıklar. Tenha vakitleri ve
tenha yerleri tercih ederek canlarını Medine'ye; kardeşlerinin yanına atıyorlar.
İlk hicret eden; yani ilk muhacir, Ebu Seleme. Ebu Seleme, radıyallahü anh, daha
evvel de, artık, müminlere gurbet olan Mekke'yi terketmek istemiş; fakat
yakalanmıştı. Hanımı ile oğlunu O'ndan zorla koparmış; kendisine de olmadık
kötülüğü reva görmüşlerdi. O yüzden bu topraklara ilk veda eden, bu toprağın
küskünü; vatanda gurbet hüznünü tadan; ne tadması? hücrelerine kadar yaşayan
Hazreti Ebu Seleme...
Ve ardından kafile kafile muhacir, gece karanlıklarında Mekke dışına sızmaya
bakıyor. Mü'minler, öbek öbek insan düşmanı insanlardan kaçıyor..
Müşrikler, vaziyeti farkettiler. Bazı muhacirleri yakalayıp hepse attılar,
beklenmedik yerlerde bazı kafilelerin önüne çıkarak hanımları kocalarından,
çocukları analarından ayırdılar; zulümlerine zulümler eklendi... fakat göç seli
durmadı. Hürriyete susamış olanlar, ne yapıp ettiler ve sonunda insanca yaşama
şartlarına koştular.
Korkaklar zalim olur; zalimler, her nevi işkenceyi yapıyor ama bir iç harp
korkusuyla müminleri bundan böyle şehid edemiyorlar...Yalnız bir kafileye
ilişemediler. Kahroldular, mahvoldular, dövündüler, dişlerini öğüttüler ama ses
çıkaramadılar.
Hazreti Ömer, radıyallahü anh, belinde kılıcı, üstünde ok ve yayı olduğu halde
işte Kâbe-i Şerifi tavaf ediyor. Etrafta kalabalık bir müşrik cemaati var. O'na
bakıyorlar. Büyük Müslüman, üzerine dikili nefret dolu bakışlara aldırış
etmiyor. Huşu içinde ibadetini yapıyor. Kâbenin etrafında yedi defa dönüp
duasını yaptıktan sonra kâfirlere dönüyor:
-İşte ben de gidiyorum! Dinimin hatırı için ve Allah rızası uğruna ben de
Mekke'den vazgeçerek Medine'ye hicret ediyorum. Anasını ağlatmak, karısını dul,
çocuklarını yetim bırakmak isteyen kahraman varsa yoluma çıkabilir...
İslâm düşmanları, kendilerine meydan okuyan bu arslan karşısında gıklarını
çıkaramadılar. O'nun dediklerinde tam kararlı olduğu ve önüne çıkanın bu cür'eti
hayatı ile ödeyeceği öylesine belliydi ki....bu yüzden Hazreti Ömer ve yanındaki
yirmi kişi Mekke'den Medine'ye en rahat göçen insanlar oldu.
.....
Suheyb bin Sinan, Mekke'nin zenginlerinden. O da mümin...birgün Talha bin
Ubeydullah'ı da yanına alarak bir fırsatını bulup Medine yoluna düştüler;
fakat,Allah'a şirk/ortak koşanlar, ıssız bir yerde yollarına çıkarak onları
durdurdular...
-Durun bakalım...Nereye?
-Gidiyoruz...
-Medine'ye!
-Evet, Medine'ye gidiyoruz..
-Gidemezsiniz.
-Sebep?
-Şimdi kendiniz gider, yarın servetinizi de çıkartırsınız..
Servet, mal, mülk kimin gözünde? Müminler için tek gaye var: Kâfirlerin elinden
kurtulmak. Süheyb hazretleri önlerine çıkan eşkiyanın zaafını anlamıştı. Onlara
"hayır" diyemiyecekleri beklenmedik bir teklifte bulundu:
-Peki bütün servetimi, hatta Mekke'deki alacaklarımı size versem bizi görmemiş
olur musunuz?
Adamların dili tutulacaktı...Muazam bir servet onların oluyordu.
Şaşırmışlardı... kılıçlarını yere indirdiler. Sahi mi söylüyor gibisine önce
birbirlerine sonra Süheyb, radıyallahü anhın, yüzüne baktılar...
-Doğru mu diyorsun ya Süheyb?
-Evet, bize ilişmeyin bütün varlığım ve alacaklarım sizin olsun...
-Öyleyse çabuk kaybolun; biz sizi görmedik...
.....
Peygamberimiz, hadiseyi işitince aynı sözü iki kere tekrarladılar:
-Süheyb kazandı!.. Süheyb kazandı...
Ne güzel bir haber...
.....
İnsanlar gidiyor...
Gece karanlığında, gün ortasında, seher vaktinde elegeçen her fırsatta
gidiyorlar...
...gittiler, gittiler, gittiler.
Herkes gitti...
Hazreti Ali,
Hazreti Ebu Bekr,
ve
Hazreti Peygamberden başka nerede ise kimse kalmadı.
Mekke müminden tamamen boşalmak; Medine taçlanmak üzere.
Az kaldı; Medine'nin taclanmasına az kaldı..
Efendimiz, "gidiniz" dediler; herkes gitti...
Hazreti Ebu Bekr; büyük dost...Allah'ın Resulüne soruyor:
-Ben de gidebilir miyim?
Efendimiz, aziz dostu yanlarından ayırmak istemiyorlar:
-Sabret. Öyle ümid ediyorum ki Allahü Teâlâ bana da müsaade edecektir. O vakit
birlikte hicret ederiz, buyurdular...
Peygamber âşığı Ebu Bekr radıyallahü anh'ı bundan daha fazla sevindirecek bir
haber tasavvur etmek mümkün mü? Sevinçten yüzü coşkun aydınlıklarla doldu:
-Ah, ne diyorsun ey Allah'ın Resulü? Anam babam uğruna feda olsun. Bu mümkün mü?
Peygamberimiz, aziz arkadaşını daha yüreklendiriyor.
-Evet; mümkün...
Hazreti Ebu Bekr, deve pazarına giderek tanesi dörtyüz dirhemden iki güzel deve
satın alarak ahıra çektirdi. Maksadı izin gelince vakit kaybetmeden hemen yola
çıkabilmek şimdi gözünde hem hicretin hem de Resulullahla birlikte gitmenin
hasreti tütüyor. Bu hasretle dolu olduğu gecelerden birinde bir rüya gördü:
...ay gökten yere inmiş, Mekke'ye yakın bir noktada ışık saçıp duruyor.
Ümmülkur'a sahrası onun nurundan gündüz gibi aydınlık...derken ay göğe çıkıyor
ama tekrar yere iniyor; fakat bu defa Medine'ye iniyor. binlerce yıldız da
onunla beraber Medine'ye iniyor. Şehir apaydınlık. Bir zaman sonra ay ve
yıldızlar yine göğe çıkıyor ve oradan bir daha Mekke'ye konuyorlar. Mekke pırıl
pırıl. Ne varki dörtyüze yakın ev bu aydınlıktan nasiplenemiyor; onlar
karanlıklar içinde...Ay ondördüncü gecedeki gibi Mekke'nin etrafını dolaştıktan
sonra Medine'ye yöneliyor. Bu şehirde Hazreti Aişe'nin evi önüne gelip kapıdan
giriyor ve sonra toprağa süzülerek kaybolup gidiyor...
Hazreti Ebu Bekr, "Hayırdır inşaallah" diyerek derin uykudan sıçradı.. Rüya
kendisine, nedense çok tesir etmişti...Bir zaman gözyaşlarını tutamadı; öylesine
ağlıyordu. Sabah olunca meşhur bir rüya tabircisine gitti.... Adam, Hazreti Ebu
Bekr'i ilgiyle dinledikten sonra anlattı:
-Ay, Peygamber, yıldızlar eshabıdır. Yıldızlar, Hazreti Peygamberle birlikte
Medineye hicret etmekte fakat tekrar Mekke'ye dönmekteler. Bu, Mekke'nin
Müslümanlar tarafından fethedileceğine işarettir. Ayın Aişe'nin kapısına gelmesi
Ebül Kasım'ın O'nunla evleneceğine, yere süzülmesi ise Medine'de vefat edeceğine
delalet etmektedir. Karanlıklar içindeki dörtyüz evin mânâsı ise zaten açık.
Mekke'den Medine'ye göç, şu iki kelimenin tarih içinde ifadesini bulmasına ve bu
kelimelerin unutulmaz bir mânâ ve şeref kazanmalarına sebep oldu:
Muhacirîn...
Ensar...
Muhacirin: Vatanlarını Allah ve Resulullah için terkederek Mekke'den Medine'ye
hicret eden müminler.
Ensar: Kardeşlerine kollarını açarak, o müminleri bağırlarına basıp acılarını
paylaşan Medineli Müslümanlar...
Şimdi, Mekke müşrikleri tedirgin olmaya başlamışlardı; uykuları kaçıyordu. Hemen
hemen bütün Muhammediler bir yolunu bulup Medine'ye geçmişti. Ne hapis, ne
dayak, ne sevenleri birbirlerinden ayırma onları durduramamıştı. Gelen haberlere
nazaran Medineli Müslümanlar, onları sevinçle karşılıyorlardı. Ya şimdi
Peygamber de Medine'ye hicret eder ve bir kuvvet haline gelen Müslümanların
başına geçerek Mekke'nin üstüne yürürse? Önünde sonunda olacak da budur.
Müslümanlar, Medine'de bir kuvvet haline gelmiştir. Bu kuvvet, birgün elbette
teşkilatlanacak ve yapılanların hesabını soracaktır.
....
Mü'minlerin mes'elelerini görüşüp fikir birliğine vardıkları istişare meclisleri
olduğu gibi Mekkeli kâfirlerin du kurultaylarını yaptıkları bir yer var. Kusayy
İbni Hakim'in evi; Darun Nedve.
Peygamberin Medinedeki Ensar ve Muhacirîn kuvvetlerinin başına geçme ihtimali
Medine için fevkalade tehlike arzetmektedir. Bu yüzden Ebu Cehil başta olmak
üzere Meysere Bin Haccac, Münebbih Bin Haccac, Nadr İbnil Hâris, Ukbe Bin Ebi
Muayt ve diğer Kâfir büyükleri Darün Nedve'de toplanmış alınacak tedbirleri
münakaşa ediyorlar...
Konuşmalar hararetli şekilde sürerken kapı açıldı ve içeriye Necdli bir ihtiyar
kılığında İblis girdi:
-"Hah", dedi, öncekiler, "işte tecrübesinden faydalanacağımız bir pîri fani"
İblis, sırıttı. Bilmez bir saflıkla ve sanki oraya tesadüfen girmiş gibi sordu:
-Müşgiliniz nedir? Neyi tartışıyorsunuz?
....
Kâfirler, mes'eleyi ve muhtemel neticelerini, her birinin düşündüğü çareyi
anlattılar. İblis, bunlardan ilk defa haberdar oluyormuş da düşünecek zaman
kazanıyormuş gibi sahte bir filozof tavrı ile sakalını sıvazladı ve sesine
inandırıcı bir ton vermeye çalışarak müthiş telkinini yaptı:
-Iıı. Bunların hiç biri çare değil. Zira O'ndaki güler yüz ve tatlı dil, her
tedbiri boşa çıkarır. İşi kökten halletmelisiniz!
Ebu Cehil, îmayı derhal anladı. Kendisi de aynı fikirdeydi. Hazır böyle bir
destek bulmuşken arkadaşlarını da bu fikre razı etmek için mantığının bütün
imkânlarını seferber etmeliydi.
-Öyle anlıyorum ki ey ihtiyar, O'nu öldürünüz; başka tercihiniz yoktur diyorsun
öyle mi...
-Evet, tutacağınız başka hiç bir yolla Muhammedden kurtulamazsınız..
Ebu Cehil kurultaydakilere döndü:
-Dinlediniz!.. Necdli zat "öldürün" diyor. Ya öldüreceğiz ya öleceğiz. Eğer biz,
O'nu öldürmezsek, sonumuzun uzak olmadığı kanaatindeyim. Bunu böyle bilin.
Kaşlar çatılmış, yüzler gerilmiş, bakışlar donuklaşmıştı. Bir kıvılcımla
tutuşacak hale gelmişlerdi.
...Ve Ebu Cehil; bu katmerli kâfir, emri vakiyi kabul ettirdi.
-Bu gece evinin etrafını saralım. Her kabilenin en iyi kılıç kullananı oraya
gelsin. Yarın sabah dışarı çıktığı zaman, o, iyi kılıç çekenler, hemen üzerine
hücum etsin ve muhtelif kılıç darbeleri ile öldürülsün...dedi ve sesini
yumuşattı. Böylece kimin katlettiği belli olmayacağından akrabaları mecburen
kısas yerine diyete razı olurlar. Biz de kan bedelini vererek bu büyük dertten
kurtulmuş oluruz.
İblis, fikre bayıldı. Çünkü aslında teklifin özü kendisine aitti...ve nice
zamandır böyle bir ânı beklemişti.
Putperestler, derhal Mekke'nin en gözüpek cengâverlerini bularak o gece mubarek
evin etrafını sardılar. Maksatları, Ebül Kasım, bir yere kıpırdamasın ki sabah
emellerine nail olalar...tabi gafiller bilmiyorlarki yüce Allah, izin vermedikçe
hiç bir şeyin vukuu mümkün değildir. Cenab-ı Hak,kâinatı uğruna yarattığı aziz
Sevgiliyi, kâfirlerin elinde kim vurduya getirecek!... Buna imkân varmı? Necdli
libasına bürünmüş lanetli şeytan da, küfürde inatlı anlı şanlı Mekke
asilzadeleri de bu ince noktayı muhakeme edemiyorlar. Zaten bunu kavrayabilseler
her şey bitecek. Bu basirete malik olabilseler geriye ne kalır ki...ahmaklıkları
zekâlarını örtmüş.
.....
O akşam, Vahiy Meleği Cebrail aleyhisselam, Peygamberimizin saadethanelerine
gelerek ayeti kerime getirdi. Darün Nedve'de alınan karar, bütün tafsilatı ile
Resulullaha haber verildikten sonra o gece evinde uyumaması isteniyor ve ertesi
gün de hicret etmesi bildiriliyordu.
Emri ilahi üzerine Peygamberimiz, Hazreti Ali'ye:
-Ya Ali! izin geldi. Ben de hicret edeceğim. Medine'ye gidiyorum. Bu gece
yatağımda sen yatacaksın. Örtüme sarın ve uyu; hatırına hiç bir şey gelmesin.
Hiç korkma. Mekkelilerin bana bıraktıkları emanetleri yarın sahiplerine teslim
edersin. İnşaallah Medine'de buluşuruz.
Dedi ve Yasin Sure-i Şerifesinin baştan oy ayeti kerimesini okuya okuya kapıya
geldi; açtı, yerden bir avuç toprak alarak kâfirlerin üzerine saçtı ve onların
bakan, ama görmeyen gözleri önünde çıkıp gitti...Bu topraktan kimin üstüne düştü
ise daha sonra Bedir cenginde O'nun canı cehennemi boyladı.
/Yâsîn. O, hikmet dolu Kur'ân'a andolsun ki sen, hiç şüphesiz insanlara
gönderilen Peygamberlerdensin! Dosdoğru bir yoldasın. Bu Kur'an da kudretiyle
her şeye üstün gelen, rahmetiyle herkesi esirgeyen Allah'ın indirdiği bir
kitabdır ki; ataları azabla korkutulmuş, bu yüzden; gaflet içinde kalmış olan
bir kavmi korkutman için sana indirilmiştir.
And olsun ki bunların çoğuna o azap sözü hak olmuştur. Artık bunlar iman
etmezler. Gerçekten, biz, onların boyunlarına bu kağılar geçirdik ki bunlar
çenelerine kadar dayanmıştır. Şimdi onlar, kafaları ve burunları yukarı
kaldırılmış bir haldedirler. Biz, onların önlerinden bir sed, arkalarından da
bir sed çektik. Onları öylece bıraktık artık görmezler./
Mekke müşrikleri hane-i saadetin önünde böylece saatlerce beklerken birisi
ortaya çıktı ve "siz ne bekliyorsunuz" dedi. Onlar sebebini söyleyince o adam:
-Bana kalırsa beklediğiniz şahıs içerde değil, şu evdeki sakinliği görmüyor
musunuz?
Deyince İslâm, Allah ve Resulullah düşmanları bu hesap dışı lafa sinirlenerek
yalın kılıç kapıya yüklenip içeri doldular. Baskın üzerine zaten tetikte uyuyan
Hazreti Ali, Efendimizin yatağından fırlayarak edepsizlerin karşısına
dikildi...karşılarında bir arslan heybetiyle duruyordu.
Bir tarafta elleri kılıçla Mekke Kâfirleri; aradıklarını kaçırmış, planları
altüst olmuş insanlar, diğer tarafta tek başına onlara karşı koyan Hazreti
Ali...Gerginlik en zirve noktada. Azgınlar, Allahın arslanını tartaklamak
istiyor:
-Ebûl Kasım nerede, nereye gitti, nereye saklandı; çabuk söyle!!!
Hazreti Ali soğukkanlı...
-Bilmiyorum. Siz bana böyle bir vazife mi vermiştiniz...
Hırstan kuduran zorbalar, Ali, radıyallahü anh, efendimizi gözaltına aldılar...
....
O gece Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselam ile Mikail aleyhisselama sordu:
-Hanginiz hayatını diğeri uğruna feda edersiniz?
İki büyük melek suali samimiyetle cevaplandırdılar:
-Ya Rabbi hiç birimiz hayatımızı diğerine bağışlamayız...
Allahü teâlâ buyurdu ki:
-Halbuki Ali, öyle yapmadı. O, Peygamberinin hayatını kendi hayatından aziz
tuttu. Şimdi zordadır; yardımına koşunuz...
Hakikaten, Sevgili Peygamberimiz "Ya Ali. Yatağımda yat. Ben hicret edeceğim;
gitme zamanım geldi" anlamında talimat verince, Hazreti Ali, her türlü korku
hissine yabancı olarak denileni yaptı. Çünkü O, Peygamber uğruna ölmenin
yaşamanın ana gayesi olduğuna tam iman etmişti. Hal böyle olunca kim, müşrikin
kılıcından, hapsinden tehdidinden korkar... Nezarette bir mikdar kaldıktan sonra
serbest bırakıldı. Serbest kalır kalmaz da Efendimize bırakılan emanetleri
sahiplerine götürdü. İşte bu ahlâk İslâmiyeti yüzyıllardan yüzyıllara taşıdı.
O'na iman etmiyorlar; ama, mallarını emanet edecek tek insan olarak yine
Muhammedül Emin'i görüyorlar. O üstün ahlak sahibi Peygamberin ise en zor ânında
ilk hatırladığı şey emanetler. "Ya Ali emanetleri sahiplerine ulaştır!" Ve
gerçekten Hazreti Ali serbest kalınca bir yolunu bulup kaçma yerine bu defa
kendisine emanet edilmiş olan malları sahiplerine götürüyor...Bu ahlâkı, hangi
kılıç yenebilir? Emanete titizlenen, en olmadık bir vakitte bile emaneti
unutmayan görülmemiş bir üstün ahlâk.
Büyük Peygamber, o gece meçhul bir yerde saklandıktan sonra ertesi gün ıssız bir
ânda sevgili arkadaşının evine doğru geliyor. Vakit öğlen...
Birisi Hazreti Ebu Bekr'e haber veriyor:
-Ebûl Kasım size geliyor. Haberiniz olsun...
Ebu Bekr, radıyallahü anh, hayrette kalıyor ve mırıldanıyor;
-Sevdiklerim yoluna feda olsun; acaba niçin bu öğlen vaktinde teşrif
buyuruyorlar.
Zira; Efendimizin âdetleri, Ebu Bekr'in evine sabah veya akşam uğramak. Bu güne
kadar hep böyle olmuş...Herhalde mühim bir şey var ki âdetlerini bozmuşlar.
Hazreti Ebu Bekr, kapıya fırlıyor:
-Buyur ey Allahın Resulü. Buyur. Hoşgeldin, şeref verdin.
-Yabancı kimse var mı?
-Hayır ya Resulallah...
İçeri girdiler.
Fahri kâinat apaydınlık bir ifade ile müjdeyi bildirdiler:
-Rabbimden haber geldi; hicret edeceğim.
Sâdık dost, heyecanlandı;
-Ayağının tozları başıma tac, gözüme sürme olsun ey Allah'ın Sevgilisi,ben; bana
da izin var mı?
Tebessüm buyurarak yumuşacık cevaplandırdılar:
-Evet.
....
Ebu Bekr-i Sıddık sevinç ve heyecandan ağladı ve:
-Ya Resulallah, develer hazır, dedi. İstediğini alabilirsin.
Peygamberimiz:
-Bana ait olmayan deveye binmem...
Hicretin bütün nimetlerine kavuşmak için kendilerini taşıyacak bineğin parasını
vermek istiyorlardı.Bu sebeple:
-Bedelini kabul etmeni rica edeceğim. dediler.
Tam teslimiyet sahibi büyük insan ne diyebilir?:
-Nasıl emrederseniz. Yeter ki mubarek gönlünüz hoşnud olsun.
....
Evi bir ânda bir heyecandır doldurdu...İşte yol azığı hazırlanıyor: Et, ekmek ve
yola dayanıklı yiyeceklerden bir çıkın... Hatta Ebu Bekr'i Sıddık'ın kızlarından
Esma, çıkının ağzını bağlamak için bir ânda belinden kuşağını çıkartıp ortadan
ikiye yardıktan sonra bir parçasını tekrar beline bağladı; ikinci parça ile
çıkının ağzını sıkı sıkıya sardı. Bu güzel günün ve bu güzel tezcanlılığın
hâtırasına Esma radıyallahü anh'ın ismi o günden sonra "Çifte Kuşaklı Esma"
oldu...Bir küçük bez parçası ile gönüller fethetmişti. Hem de son Peygamberin
gönlünü...Ana zamanlama ne kadar isabetli, ne kadar denk.
....
....daha sonra Abdullah bin Üreyket'i çağırdılar. Meşhur bir kılavuz olan bu
şahsın, gayrımüslim olmasına rağmen meslekî terbiyesinden dolayı sır verme
ihtimali yoktu. Ücret üzerinde anlaşmaya varıldıktan sonra her iki deveyi üç gün
sonra Sevr mağarasına getirmesi hususunda talimat verilerek yollandı...
Büyük Peygamber, o gece meçhul bir yerde saklandıktan sonra ertesi gün ıssız
birânda sevgili arkadaşının evine doğru geliyor. Vakit öğlen...
Bilahare Hazreti Ebu Bekr'in çobanı Âmr bin Fehr'e güneş çekilince sürüyü
otlatarak Sevr'e doğru getirmesi tenbih edildi ki koyunların sütünden
yararlanalar.
Ebu Bekr'in oğlu Abdullah'ın vazifesi ise bilgi toplamak. Gündüz, müşriklerin
arasında dolaşarak, konuşmalara kulak kabartacak; akşam olunca bunları mağaraya
gizlenmiş olan Sevgili Peygamberimizle, babasına getirecek.
Bütün bu tedbirlerden başka Hazreti Ebu Bekr, yanına beşbin dirhem de para aldı.
Safer ayının yirmiyedinci Pazartesi gecesi evin arka penceresinden çıkarak Sevr
mağarasına yöneldiler. Sanki ayak parmakları üzerinde yürüyorlardı. Bazan da Ebu
Bekr, ileri geri, sağ sola gidiyordu. İzler, takipçileri şaşırtsın; nereye
gittikleri belli olmasın, diye.
....
Gözü dönmüş kâfirler, Peygamber Efendimiz yerine Hazreti Ali'yi bulunca her
tarafı didik didik aramaya başladılar...ellerinden gelse kuş
uçurtmayacaklar.Çünkü korkuyorlar; hem de çok korkuyorlar. Ya ellerinden
kurtulur da Medine'yi arkasına alarak kendilerinden, yaptıklarının hesabını
sorarsa?
....
Bu korkunun sevki ile girip çıkmadıkları yer kalmadı. Hazreti Ebu Bekr'in evine
de geldiler. Kapıyı yumrukluyorlar:
-Ya Eba Bekr! Ya Eba Bekr! Peygamberin nerede? Ya Eba Bekr Peygamberin nerede?
Sese Esma, radıyallahü anha, geldi. Kapıyı açtı. Müşriklerin karşısında dimdik.
"Ne istiyorsunuz?" Dercesine onlara bakıyor. Vakur ve heybetli. Soruyor:
-Efendim?
Müşrikler, Eba Ber efendimizi bulacakları zannı ile gelmişler; başka bir
sürpizle sarşılaşıyorlardı. Şimdi Ebu Bekr de yoktu. Hakaret edercesine
sordular:
-Baban nerede?
Sualin üzerinden kurşun gibi ağır bir-iki saniye geçti:
-Bilmiyorum.
der demez Esmacığın gül yüzüne şiddetli bir tokat ve sert tokatın sarsması ile
küpesi yere uçtu...
.....
Vaziyet anlaşılmıştı. Ebül Kasım, Ebu Bekr'i de alarak gitmişti. İz takibinde
şöhretli Ebu Kürz'ü buldular. Bir kâfir konuşuyor:
-Ya Eba Kürz. Muhammedle Eba Bekr kaçmışlar!
Diğeri lafı kaptı.
-İstikbal iyi görünmüyor. Onları mutlaka bulup geri getirmemiz lâzım.
Üçüncü müşrik diş gıcırdattı:
-Ne getirmesi! Gördüğümüz yerde işlerini bitireceğiz.
Ebu Kürz, kafasından boca edilen bu haberlerle aptallaşmıştı. Bir ona bir
diğerine bakıyordu.
Azgın bir müşrik, hançeresini yırtarcasına Ebu Kürz'e bağırdı:
-Bre ahmak ne duruyorsun kımıldasana!
-He, he, hemen. Hemen yola çıkalım, haydi...
Sevr mağarasına yaklaştıklarında Peygamberimizin nalini parçalanmış mubarek
ayağı kanıyordu. Hazreti Ebu Bekr, Kâinatın Sultanını sırtına alarak mağaranın
kapısına kadar getirdi.
Ay, her tarafı gündüz gibi aydınlatıyordu.
Aziz dost, Efendimizden müsaade rica ederek mağaraya önce kendisi girdi.
Maksadı, yılan, çiyan gibi haşerat varsa onları zararsız hale getirmekti.
Mağaranın içinde her hangi bir haşerat görünmemekle beraber duvarlarda yılan
delikleri vardı. Ebu Bekr, radıyallahü anh, gayet pahalı bir kumaştan dikilmiş
olan gömleğini hemen üstünden çıkartıp parçalayarak bu delikleri tıkamaya
başladı. Az sonra bütün delikleri tıkamış fakat yere yakın noktadaki birine
çaput yetmemişti.
Bu son deliği de ayak tabanı ile kapattıktan sonra Resulullahı içeriye davet
etti. Çok yorgun düşmüş olan Sevgili Peygamberimiz, arkadaşının dizine başını
koyarak uyumaya başladı. Serveri âlem böylece uyurken bir nice zamandır
Peygamberimizi görme arzusuyla bu mağarada bekleyen bir yılan, dışarıya çıkacak
başka hiçbir delik bulamayınca içeriden Hazreti Ebu Bekr'in ayağını soktu. Ebu
Bekr'in canı öylesine yandı ki kendini ne kadar sıktıysa da zehirin etkisinden
göz yaşlarını tutamadı. Gayri ihtiyari akan damlalardan bir ikisi de Efendimizin
mubarek yüzünü ıslattı....hemen uyandılar ve yarı-ı ğara/mağara arkadaşına niçin
ağladığını sordular.
-Yılan dedi, Hazreti Ebu Bekr, ayağımı yılan soktu ya Resulallah...
Sevgili Peygamberimiz, yaraya mubarek tükrüklerinden birazcık sürdüler; acı
derhal dindi.
.....
Bu esnada Ebu Kürz ve peşindeki müşrik gurubu Sevr'e çıkan izleri tesbit etmiş
geliyorlardı...
-Ey Ebu Kürz nerde kaldı senin hünerin? Hâlâ bulamadık.
-Yanılıyor olmayasın. Bu izlerin yeni olduğundan emin misin?
-Şüpheniz mi var?
-Eminsin yani.
-Evet, eminim. İşte bakın mağaraya doğru çıkıyor. Yukarı tırmanıyoruz. Takip
edin beni. Ben, demedim mi, "kimse elimden kurtulamaz" diye.
.....
Mekke müşrikleri, Resulullah'la arkadaşı Ebu Bekr'in saklandıkaları Sevr
mağarasına tehlikeli şekilde yaklaşırken Vahiy Meleği Cebrail aleyhisselam,
Allahü Teâlâ'ya bir dileğini sundu:
-Ya İlâhî. Şayet müsaade buyurursan mağaranın ağzını kunutlarımla kapatmak
istiyorum. Düşmanları Habibinle Ebubekr'e iyice yaklaştılar.
Rabbimizden nida geldi ki:
-Ya Cebrail! Saklamak/settarlık bana mahsusdur. Ben, sevdiklerimi küçücük bir
örümcekle düşmanlarının gözünden saklayacağım.
.....
Mağara ağzına gelen bir örümcek, çok kısa bir zamanda kapıyı ağları ile tamamen
örttü. Sonra bir güvercin, bu ağlara hemen bir yuva yaptı; yuvaya yumurtladı ve
üzerine yattı. Ve kapının önünde âniden "Mugilan" isminde bir ağaç yükseldi...
...derken, Allah düşmanları, yirmi metre kadar yaklaştıklarında sesleri
işitilmeye başlandı...
-İşte aradıklarınız bu mağarada olmalı. Daha öteye gidemezler.
-Aferin Ebu Kürz. Sözlerin doğru çıkarsa mükafatı fazlası ile hakettin demektir.
Ama orada da yoklarsa.
-Canım ne yapayım. Ben saklamadım ya...
Sesler yaklaşıyordu.
.....
İkinin ikincisi çok üzüldü ve göz yaşlarını zaptedemez oldu.
-Niçin ağlıyorsun kardeşim?
-Ya Resulallah, korkum kendim için değil. Şayet hazretinize bir zarar gelirse
İslâm dîni mahvolur. Bu müteesser oluyorum.
Efendimiz Sıddık'ı tesseli buyurdular.
-Hayır, üzülme. Allahü teâlâ bizimle beraberdir.
-İşte mağaranın ağzına dayandılar; eğilseler bizi görecekler...
En kritik ân. Ancak, tevekkülde de zirve nokta. Peygamberimiz Rabbinin
himayesinden en ufak bir ümidsizliğe düşmeden arkadaşına cesaret telkin ediyor.
İşte tarihe altın harflerle geçen unutulmaz cümle:
-Üçüncüsü Allah olan iki dosta kimse zarar veremez..
Ebu Kürz Bin Alkame, şaşkın ve neş'esi kaçmış halde konuşuyor:
-İzler buraya kadar...Ya yere girdiler; ya göğe uçtular. Garip; çok garip!...
-Ee, belki içerdelir...diye fikir yürütenlere
Ümeyye bin Halef,cevap verdi:
-Dediğin söze bak! Güvercin, biz yaklaşırken uçtu. Yumurtaları da yuvada
sapasağlam. Bu örümcek ağı, belki Ebul Kasım'ın doğumundan evvel bile vardı.
Şayet mağaraya girmiş olsalardı ağ bozulmuş, yumurtalar yere düşmüş olurdu...
...Bunlar cereyan ederken insan gözünün ötesinde de bir mücadele oluyordu.
İblis, kâfirlere yardım etmek isteyince, Cebrail, kanadı ile O4na öy le bir
darbe indirdi ki yerin dibini boyladı. Son nefeste, Şeytan, mü'münin kalbinden
imanı almak isterken de benzeri akıbete uğrayacaktır. İşte o akıbeti önce burada
tattı...
.....
-Hadi hadi! Bırakın şimdi ağı, kuşu, yumurtayı. Ebul Kürz biz de sin bir adam
bilirdik....
-Neyim ya?
-Adam olsan izlerini bulurdun.
-Ne yapayım? İzler buraya kadar...
-Kolundan tutarsam aşağı fırlatırım seni Ebu Kürz sus bari...
.....
Ayaklarının altında yuvarlanan taşlarla birlikte çekip gittiler...
Kâfirlerin bütün ümidleri kırılsın ve aramaktan vazgeçsinler diye mağarada üç
gün üç gece kaldılar. Abdullah, tanbih edildiği gibi gündüz Mekke kâfirlerinin
arasına girip çıkarak bilgi topluyor; akşamları gelip bunları haber veriyordu.
Hazreti Ebu Bekr'in çobanı da sürüyü otlata otlata akşamdan sonra mağaraya
yaklaşıyor ve koyunlardan süt sağarak iki mağara arkadaşına ikram ediyordu. Sütü
çöl güneşinde kavrulmuş taşların çukurunda ısıtıyorlar...
.....
Ve iki seçilmişin ikincisine Efendimizin ince İslâmi bilgileri talim
ettirmeleri... Ebu Bekr, diz üstünde; dil damakta; Yüce Allah zikredililyor.
....
Mağaradan sağ salim çıkabilecekleri kanaati hasıl olunca, Efendimizin talimatı
ile amir Bin Fuhre ve Abdullah bin Üreyket develeri getirdiler. Bir deveye bu
ikisi binerek yol göstermek için öne düştüler; diğerine de Peygamberimiz bindi
ve terkisine Hazreti Ebu bekr'i aldı...
Mekke kapır kıpır. Herkes aynı şeyi konuşuyor.
-Hiç bir yerde bulamamışlar.
-Hayret. İzler Sevr mağarasına kadar gidip kayboluyormuş..
-Herhalde Muhammedin sihirlerinden biridir..
-Ebu Kürz bin Alkame de bulamadğına göre; başka izahı olamaz.
-Ebu Kürz tazı gibidir. Müthiş iz sürer ama bu defa hiç bir şey yapamamış.
-Bu yüzden bizimkiler bayağı tartaklamışlar.
-Eh ne yaparsın. Herkesin canı burnunda. Şu gelen Ebu Cehil değil mi?
-Evet o; hâlâ mağrur...
-Merhaba, kolay gelsin...
-Buyur ya eba Cehil, şöyle gel. Meclisimiz şenlensin..
-Ağzımızda tad mı kaldı ki şenlik olsun. Bir cemiyet altüst oldu...
Şimdi de bulunamıyor. Fakat bulunacak.
-Çok eminsin.
-Çünkü bugün yeni bir karar aldık. Bulana yüz deve ilaveten mal ve para
verilecek.
-Ooo, büyük servet...
.....
Muhterem ve muhteşem yolcular, gece boyunca dağ yolundan gittiler. Hacfe denilen
yerde sahile indiler. Artık müşrik tehlikesi kalmamıştı...
Şimdi, çocukluk, gençlik, olgunluk yıllarının geçtiği; bin türlü hatıranın
yetiştiği bir vatan arkada bırakılarak yeni ufuklara, yeni yurdlara doğru
gidiyorlardı...
Sevgili Peygamberimiz, Mekke, iştiyakı ile derinden bir "ah" çektiler.
-Ey Mekke! Vallahi sen, Allahü teâlânın yarattığı yerlerin en hayırlısı; indi
ilahide en sevgili şehirsin. Eğer beni senden zorla çıkarmasalardı; imkânı yok
ayrılmazdık. Benim için en güzel, en makbul vatan sensin. İnsan, hiç kendi
iradesiyle senden ayrılıp yeni yurdlar edinir mi? Ah Mekke, ah güzel belde...
Cebrail aleyhisselam geldi...
-Ya Resulallah Mekke'yi mi özledin?
-Evet..
Vahiy Meleği, Mekke'nin İslâm orduları tarafından fethedileceğine dair Kasas
Suresi seksenbeşinci ayeti kerimesini müjdeleyerek Resulullah'ın mahzun gönlüne
serin sulan serpti...
.....
Kudeyd'e vardıklarında erzakları tükenmişti. Hazreti Ebu Bekr:
-Ya Üreyket! Yiyeceğimiz, içeceğimiz kalmadı. Bak şu ileride bir çadır var.
-Evet, hemen önümüzde sayılır.
-Kapısında da bir ihtiyar hatun görünüyor.
-Ha o mu? O'na Ümmü Mabed derler.
-Sor bakalım! Et, hurma içecek ne varmış...bedelini vermeyi ihmal etme...
-Peki, hemen geliyorum; diyen Üreyket devesi ile ileri atıldı.
.....
-Ana, merhaba!
-O, Üreyket yine mi sen? Buraları su yolu yaptın bakıyorum.
-Ee, ne yaparsın ekmek parası...
-İyi iyi; hiç değilse sayende biz de arada bir insan yüzü görüyoruz..
-Ama bu defaki insanların benzerini görmedin ve göremezsin...Yiyecek içecek ne
var ana, hurma , et, süt? Ama parasını alman şartıyla kabul edebilirim.
Ümmü Mabed sitem etti:
-Deliye bak! Hem kıymetli kimseler; hem para; Onlar benim misafirim sayılır;
ama....dedi ve derin bir iç geçirdi:
-Ohh...Şu sıra buralar yer demir, gök bakır. Ne Süt, ne et- ne hurma var.
-Sahi mi diyorsun ana...
-Ne yazık ki sahi.. Eli hep vermeye alışmış bir insana "Yok" demek ne kadar ağır
geliyor bilir misin?
Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem ile yol arkadaşları da yanlarına
gelmişlerdi...
Ebu Bekr:
-Merhaba Hatun. N'oldu Üreyket ne aldın?
Ümmü Mabed:
-Hoşgeldiniz bey. Maalesef hiç bir şek ikram edemedim. Şu aralar buralar
kavruluyor. Bir şeycik yok.
-Hurma da mı yok?
-Üreyket:
-Bu çevrede kıtlık hüküm sürüyormuş. Ümmü Mabed, çok cömert bir hanımdır,
ikramlık bir şey olsaydı bizi yedirip içirmeden, imkânsız, göndermezdi...
Efendimizin gözüne çadırın yanında bağlı olan sıska bir koyun
çalındı...Sordular:
-Ey Ümmü Mabed. O koyun niçin şurada bağlı?
-Çok hasta ve zayıf, sürüyle gidemedi...
-Sağmama müsaade eder misin?
-Feda olsun ama; hiç sütü yok ki!
-Olsun. Bir kab rica ediyorum...